13 Ekim 2012 Cumartesi


İçki Ortağı
Charles Bukowski

«Jeffi Flower Sokağı'nda bir yedek parçacıda çalışırken tanımıştım, belki de Figueroa
Sokağı'ydı, ikisini hep karıştırırım. Neyse, ben gelen parçalardan sorumluydum, Jeff daha
çok ayak işlerine bakardı. Eski parçalan boşaltır, yerleri süpürür, helaya tuvalet kâğıdı filan
koyardı. Ülkenin muhtelif yerlerinde bu tip işler yaptığım için kü-'çümsemem bu adamları.
Beni nerdeyse mahvetmiş bir kadınla ilişkimi yeni bitirmiştim. Yeni bir ilişki istemiyordum,
at yarışları, otuzbir ve içki ile dolduruyordum boşluğu. Samimiyetle, böyle takıldığım
zamanlar hep daha mutlu olmuş, bu dönemlerde kadınlara son vermeyi düşünmüşümdür,
tövbe, asla, demişimdir kendi kendime. Tabii ki biri çıkıverirdi — seni avlarlardı, ne kadar
ilgisiz olursan ol. Sanırım gerçekten ilgisiz olduğun zamanlar yapışırlardı yakana, seni
bunalıma sokmak için. Kadınlar yapar bunu; erkek ne kadar güçlü olursa olsun bunu
başarırlar. Ama neyse, Jeffi tanıdığımda durumum buydu —kadınsız— ve ilişkimizin hiçbir
homoseksüel yanı yoktu. Şanslarına güvenerek yaşayan, seyahat eden, kadınlarm yaktığı
iki adam. Hatırlıyorum, bir keresinde The Green Light'ta oturmuş bira içiyordum,
masadaydım, at yarışları sonuçlarını okuyordum ve bir grup insan konuşurken kulağıma
şöyle bir şey geldi, "Evet, Küçük Flo fena yaktı Bukowski'yi. Fena yaktı seni değil mi
Bukowski?"
Başımı kaldırdım. Gülüyorlardı. Ben gülmedim. Biramı kaldırıp, "Evet," dedim, sonra bir
yudum alıp masaya koydum tekrar.
Başımı tekrar kaldırdığımda genç bir siyah kız elinde birası ile masamdaydı. "Bak moruk,"
dedi, "bak moruk..."
"Merhaba," dedim.
"Bak moruk, bu Küçük Flo'nun canım sıkmasına izin verme, izin verme seni parçalamasına.
Toparlanabilirsin."
"Biliyorum toparlanabileceğimi. Vazgeçmek gibi bir niyetim yok."
"Güzel. Sadece çok üzgün görünüyordun, öyle üzgün görünüyordun ki."
'Tabii, üzgünüm, içime işledi, kanıma. Ama geçer. Bira?"
"Evet. Ama benden."
O gece bana gidip seviştik ama kadınlara veda ettim onunla — 14 veya 18 ay kadar sürdü.
Peşine düşmezsen böyle dönemler yaşayabilirsin.
Her gece işten sonra içiyordum, evde, tek başıma, hafta sonları at yarışlarına da biraz
param kalıyordu, hayat sadeydi ve fazla acı çekmiyordum. Belki yaşamak için fazla bir
neden yoktu ama acı çekmemek yeterli bir neden sayılmalı. Jeff i görür görmez nasıl biri
olduğunu anladım. Benden genç olmasına rağmen, kendimin bu genç modelini tamdım.
"Acayip akşamdan kalmasın evlat," dedim ona bir sabah.
"Başka yolu yok," dedi, "unutmak gerek."
"Haklısın galiba," dedim, "tımarhaneye düşmektense akşamdan kalmak yeğdir."
O gece işten sonra yakın bir bara gittik. Benim gibiydi, yemek düşünmüyordu, erkekler
yemeği düşünmez. Aslında, fabrikanın en güçlü erkeklerindendik ama hiç durup
düşünmezdik bunu. Yemek sıkıcıydı işte. Barlardan da bayağı sıkılmıştım o dönem — onlan
cennete götürecek kadının içeri girmesini bekleyen geri zekâlı yalnız erkekler sürüsü. En
can sıkıcı iki kalabalık, at yarışları kalabalığı ve bar kalabalığıdır. Erkekler özellikle. Sürekli
kaybeden ve durup toparlanamayan kerizler. Ve ben tam or-talanndaydım. Jeff işimi
kolaylaştırıyordu. Demek istediğim, bu tarz onun için henüz yeniydi ve heyecan duyuyordu,
nerdeyse gerçekmiş gibi yaşıyordu, sanki aldığımız iki kuruşu içkiye, kumara, ucuz odalara
harcamıyor da anlamlı bir şeyler yapıyormuşuz gibi; sürekli işten kovuluyor, iş arıyor,
kadınlar tarafından yakılıyorduk ve cehennemdeydik sürekli, ama umursamıyorduk. Hiçbir
şeyi.
"Dostum Gramercy Edwards ile tanışmanı istiyorum," dedi.
"Gramercy Edwards?"
"Evet, Gram dışarda olduğundan çok içerdedir."
"Kodes mi?"
"Kodes ve tımarhane."
"İlginç. Gelmesini söyle."
'Telefon edeceğim, çok sarhoş değilse gelir..."
Gramercy Edwards bir saat sonra geldi. Neyse ki o zamana kadar durumu daha iyi kontrol
edebilecek bir duruma gelmiştim, çünkü Gramercy Edwards kapıdan içeri girdi — ıslahane
ve hapisane kurbanı. Gözleri yukarı doğru yuvarlanıp duruyordu, beyninin içine bakıp ters
giden şeyin ne olduğunu görmek ister gibi. Üst-baş paçavra, pantolonunun yırtık cebinde bir şişe büyük şarap. Korkunç kokuyordu ve ağzında sarılmış bir sigara vardı. Jeff bizi tanıştırdı.
Gram şarap şişesini cebinden çıkarıp bana ikram etti. Aldım. Kapanışa kadar içtik.
Sonra Gramercy'nin oteline doğru yürüdük. O günlerde, sanayi bölgeyi istila etmeden önce,
yoksullara oda kiralayan eski evler vardı ve bu evlerden birinin sahibesi, kıymetli mülkünü
koruması için buldog köpeğini geceleri salardı. Orospu çocuğunun hiç şakası yoktu: Birçok
sarhoş gecemde ödümü patlatmıştı, yolun hangi yanının onun hangi yanının benim olduğunu
öğreninceye kadar. Onun istemediği yanı ben seçmiştim.
'Tamam," dedi Jeff, "bu gece haklayacağız o orospu çocuğunu. Bak Gram, yakalamak benim
işim. Eğer yakala-yabilirsem gerisi sana kalıyor."
"Sen onu yakala," dedi Gram, "çelik yanımda. Yeni bi-leylettim."
Yürüdük. Kısa bir süre sonra bir hırıltı sesi duyduk ve buldog bize doğru geliyordu. But
dişlemekte ustaydı. Bekçilikte üstüne yoktu. Kendinden çok emin bir şekilde bize doğru
geliyordu. Jeff nerdeyse üstümüze gelene kadar bekledi, sonra yan dönüp köpeğin üstüne
atladı. Köpek kaydı ve hemen geri döndü ama Jeff sıçrayışının altından kaçarken yakaladı
onu. Kolunu buldoğun ön bacaklarının altından dolayıp ayağa kalktı. Buldog çaresiz bir
şekilde hırlayıp kıvranıyordu, kamı açıkta kalmıştı.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "hehehehe!"
Ve bıçağı saplayıp bir dörtgen kesti. Sonra 4 parçaya ayırdı dörtgeni.
Tannm," dedi Jeff.
Her yer kana bulanmıştı. Jeff buldoğu yere bıraktı. Buldog kıpırdamadı. Yürüdük.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "o orospu çocuğu kimseyi rahatsız edemeyecek artık."
"İğreniyorum sizden," dedim. Odama çıkıp zavallı köpeği düşündüm. Jeffe kızgın kaldım
birkaç gün, sonra unuttum...
Gramercy ile karşılaşmadım bir daha ama Jeff ile içmeye devam ettim. Yapacak başka bir,
şey yok gibiydi.
Her sabah işe hasta gidiyorduk... Bize özel bir şakaydı. Her gece tekrar sarhoş oluyorduk.
Yoksul adam başka ne yapabilir? Kızlar alelade işçileri kovalamaz, doktorların, bilim
adamlarının, avukatların, işadamlarının filan peşindedirler. Onlar işlerini bitirdikten sonra
sıra bize geliyordu ve artık kız değildiler — bize kullanılmış, deforme, hasta ve kaçıklar
düşüyordu. Bir süre sonra ıskartaları al-maktansa vazgeçiyordun. Veya vazgeçmeye
çalışıyordun, içkinin yaran oluyordu. Jeff barları seviyordu, ben de ona takılıyordum. Jeff in
problemi içtiği zaman kavga çıkarmayı sevmesiydi. Bana bulaşmıyordu neyse ki. İyi
dövüşüyor, yumruktan kaçmasını iyi biliyordu, ve güçlüydü, belki de şimdiye kadar tanıdığım
en güçlü adamdı. Kabadayı değildi ama birkaç tane yuvarladı mı çıldınyordu. Bir gece üç
kişiyi hakladığına şahit oldum. Ara sokakta yere serdiği üç kişiye bakıp ellerini cebine
sokmuş, sonra bana bakıp, "Hadi gidip bir şeyler içelim," demişti.S
Cumartesi akşamlan en iyi akşamlardı tabii ki. Pazar günleri akşamdan kalmalığımızı
üstümüzden atabiliyorduk. Genellikle yine sarhoş olup tazeliyorduk akşamdan
kalmalığımızı ama hiç olmazsa pazar sabahı o durumda, köle maaşı ile çalıştığımız, bir gün
kovulacağımız veya ayrılacağımız işimize gitmek zorunda değildik.
O cumartesi akşamı Green Light'ta oturuyorduk ve sonunda karmmız acıktı. Çinli'nin yerine
yürüdük, oldukça klas ve temiz bir yerdi, ikinci kata çıkıp arkalarda bir masaya oturduk.
Jeff sarhoştu ve lambayı devirdi. Büyük bir gürültü ile kırıldı lamba. Herkes baktı. Başka bir
masaya servis yapan Çinli garson bize özellikle memnuniyetsiz bir şekilde baktı.
"Sakin ol," dedi Jeff, "hesaba ilave et. Öderim."
Hamile bir kadın Jeff e bakıp duruyordu. Yaptığından ötürü çok mutsuz olmuş gibi bir hali
vardı. Anlayamamıştım. O kadar da vahim bir şey değildi. Garson bize servis yapmak
istemiyordu, veya bizi bekletiyordu ve bu hamile kadın bize bakmayı sürdürüyordu. Jeff
iğrenç bir suç işlemişti sanki.
"Ne var güzelim? Biraz aşk mı istiyorsun? Arka kapıda bekleyeyim seni istiyorsan. Yalnızlık
mı çekiyorsun yavrum?"
"Kocamı çağıracağım. Aşağıya, tuvalete indi. Çağıracağım onu. Gidip getireceğim. O sana
gösterir!"
"Neyi gösterecek?" diye sordu Jeff, "pul koleksiyonunu mu? Yoksa kelebek koleksiyonunu
mu?"
"Gidip çağıracağım onu! Şimdi!"
"Hanımefendi," dedim, "lütfen yapmayın. Kocanıza ihtiyacınız vardır. Lütfen yapmayın
hanımefendi."
'Yapacağım," dedi, "yapacağım."
Ayağa kalkıp merdivenlere doğru koştu. Jeff peşinden koşup onu yakaladı, çevirdi ve "Aşağı
inmene yardımcı olayım," dedi.
Sonra çenesine bir yumruk attı ve kadm merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Midem
bulanmıştı. Köpekli gece kadar korkunçtu.
"Aman tanrım Jeff! Hamile bir kadım merdivenlerden aşağı yuvarladın! Bu ödlekçe ve
aptalca! iki kişiyi öldürmüş olabilirsin! Acayip saldırgan oluyorsun, neyi ispatlamaya
çalışıyorsun?"
"Kes sesini," dedi Jeff, "yoksa sen de yiyeceksin bir tane!"
Jeff delicesine sarhoştu, merdivenin başında durmuş, sallanıyordu. Aşağıda kadının etrafına
toplanmışlardı. Hâlâ hayatta görünüyordu, bir yerleri kırılmamıştı ama bebeğin durumunu
bilmeye imkân yoktu. Bebeğe bir şey olmamasını ümit ettim. Sonra kocası tuvaletten çıktı
ve karısını gördü. Ona olanları anlatıp Jeff i işaret ettiler. Jeff dönüp masaya doğru yürüdü.
Kadının kocası basamakları roket gibi çıktı, iri bir adamdı, Jeff kadar iri ve onun kadar genç.
Jeff e kızmıştım, onu uyarmadım. Adam arkadan Jeff in üstüne saldırıp boyunduruğa aldı.
Jeff nefessiz kaldı ve yüzü kıpkırmızı oldu ama yüzünde bir tebessüm vardı, tebessüm
belirmişti yüzünde. Kavga etmeye bayılıyordu. Bir eli ile adamın kafasını kavradı sonra
diğer elini de kullanarak adamı yere paralel bir konuma getirdi. Jeff adamı merdivenlere
doğru götürürken adam hâlâ Jeff in boğazım sıkıyordu. Jeff merdivenlerin başında durdu ve adamı üstünden fırlattı. Adamı havaya kaldırıp boşluğa fırlattı. Adamın yuvarlanması
kesildiğinde hiç hareket etmedi. Ordan toz olmayı düşünmeye başlamıştım.
Sonra birtakım Çinliler aşağıda dolanmaya başladı. Koşuşup birbirleri ile konuşuyorlardı.
Aşçılar, garsonlar, patronlar. Sonra koşarak yukarı çıkmaya başladılar. Ceketimin cebinde
bir cep viskisi vardı, masaya oturup eğlenceyi izlemeye karar verdim. Jeff onları merdivenin
başında karşılayıp bir yumrukla aşağıya yolluyordu. Sayıları giderek artıyordu. Bu kadar
Çinli nerden çıkmıştı bilemiyorum. Sayıca bu kadar fazla oluşları Jeff i geriletmişti, odanın
ortasında durmuş onları yere seriyordu. Jeff e yardım ederdim ama köpeği ve hamile kadını
düşündükçe orda oturup içkimi içiyor, izliyordum.
Nihayet iki tanesi Jeffe arkadan sarıldılar, bir diğeri kolunu yakaladı, başka biri bacağını,
biri de boynunu. Bir kannca sürüsünün bir örümceği aşağı indirmesine benziyordu. Sonra
yere çökerttiler, onu yerde tutmaya çalışıyorlardı, hareket etmesini engellemeye. Dediğim
gibi, ömrümde gördüğüm -en güçlü adamlardan biriydi. Onu yere yapıştırmışlardı ama
hareket etmesini engelleyemi-yorlardı. Arada sırada Çinliler'den biri görünmez bir gücün
etkisi altındaymışçasına havalanıp uçuyordu. Tekrar üstüne atlıyorlardı. Onu yakalamışlardı
ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Mücadele edip duruyordu ve Çinliler vazgeçmemesinden
ötürü çok mutsuz görünüyorlardı.
Bir yudum daha alıp şişemi cebime soktum, kalkıp yanlarına gittim.
"Hareketsiz tutabilirseniz işini bitirebilirim," dedim, "daha sonra canıma okuyacak ama
başka yolu yok."
Çömelip göğsüne oturdum.
"Hareket etmesin! Şimdi başım tutun! Bu şekilde, hareket ederken vuramam ona! Allah
kahretsin, sıkı tutun!
Bir düzine adamsınız, allah kahretsin! Bir insanı hareketsiz tutmayı beceremez misiniz? Sıkı
tutun! Sıkı!"
Yapamıyorlardı. Jeff yuvarlanıp sallanıyordu. Tükenmek bilmeyen bir gücü vardı. Vazgeçip
tekrar masaya döndüm, bir yudum daha aldım. Beş dakika kadar devam etü.
Sonra Jeff birden hareketsiz kaldı. Kıpırdamıyordu. Çinliler onu tutup izlemeye devam
ettiler. Ağlama sesleri duydum. Jeff ağlıyordu! Yaşlar akıyordu yüzünden. Yüzü bir göl gibi
panldıyordu. Sonra haykırdı, ulurcasına — tek kelime:
"ANNE!"
O anda sirenleri duydum. Ayağa kalkıp, yanlarından geçtim ve aşağı yürüdüm. Yan yolda
polislerle karşılaştım.
'Yukarda memur bey! Acele edinl"
Yavaşça ön kapıdan çıktım. Sonra bir ara sokağa saptım, ve koşmaya başladım. Başka bir
sokağa çıktığımda ambulans sirenlerini duyabiliyordum. Odama gidip, perdeleri çektim ve
ışığı söndürdüm. Şişeyi yatakta bitirdim.
Pazartesi günü Jeff işe gelmedi. Salı günü Jeff işe gelmedi. Çarşamba da. Neyse, onu bir
daha görmedim. Ha-pisanelere de bakmadım.
Bir süre sonra devamsızlıktan kovuldum ve şehrin batısına taşındım. Sears-Roebuck'ta bir
depo işi buldum. Sears-Roebuck'taki çocuklar akşamdan kalmıyorlardı, terbiyeliydiler,
narindiler. Hiçbir şey rahatsız etmiyordu onları. Yemeğimi yalnız yiyip, onlarla çok az
konuşuyordum.
Jeff iyi bir insan değildi sanınm. Çok hata yapıyordu, vahim hatalar, ama ilginç biriydi
gerçekten, yeterince ilginç. Şimdi hapistedir herhalde veya birileri onu öldürmüştür. Bir
daha onun gibi bir içki ortağı bulamayacağım. Herkes uyuyor, akılları başlarında ve olmaları
gerektiği gibiler. Arada sırada onun gibi gerçek bir orospu çocuğuna ihtiyaç duyuyor insan.
Ama şarkıda dedikleri gibi — Nereye gitti herkes

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder