13 Ekim 2012 Cumartesi


İçki Ortağı
Charles Bukowski

«Jeffi Flower Sokağı'nda bir yedek parçacıda çalışırken tanımıştım, belki de Figueroa
Sokağı'ydı, ikisini hep karıştırırım. Neyse, ben gelen parçalardan sorumluydum, Jeff daha
çok ayak işlerine bakardı. Eski parçalan boşaltır, yerleri süpürür, helaya tuvalet kâğıdı filan
koyardı. Ülkenin muhtelif yerlerinde bu tip işler yaptığım için kü-'çümsemem bu adamları.
Beni nerdeyse mahvetmiş bir kadınla ilişkimi yeni bitirmiştim. Yeni bir ilişki istemiyordum,
at yarışları, otuzbir ve içki ile dolduruyordum boşluğu. Samimiyetle, böyle takıldığım
zamanlar hep daha mutlu olmuş, bu dönemlerde kadınlara son vermeyi düşünmüşümdür,
tövbe, asla, demişimdir kendi kendime. Tabii ki biri çıkıverirdi — seni avlarlardı, ne kadar
ilgisiz olursan ol. Sanırım gerçekten ilgisiz olduğun zamanlar yapışırlardı yakana, seni
bunalıma sokmak için. Kadınlar yapar bunu; erkek ne kadar güçlü olursa olsun bunu
başarırlar. Ama neyse, Jeffi tanıdığımda durumum buydu —kadınsız— ve ilişkimizin hiçbir
homoseksüel yanı yoktu. Şanslarına güvenerek yaşayan, seyahat eden, kadınlarm yaktığı
iki adam. Hatırlıyorum, bir keresinde The Green Light'ta oturmuş bira içiyordum,
masadaydım, at yarışları sonuçlarını okuyordum ve bir grup insan konuşurken kulağıma
şöyle bir şey geldi, "Evet, Küçük Flo fena yaktı Bukowski'yi. Fena yaktı seni değil mi
Bukowski?"
Başımı kaldırdım. Gülüyorlardı. Ben gülmedim. Biramı kaldırıp, "Evet," dedim, sonra bir
yudum alıp masaya koydum tekrar.
Başımı tekrar kaldırdığımda genç bir siyah kız elinde birası ile masamdaydı. "Bak moruk,"
dedi, "bak moruk..."
"Merhaba," dedim.
"Bak moruk, bu Küçük Flo'nun canım sıkmasına izin verme, izin verme seni parçalamasına.
Toparlanabilirsin."
"Biliyorum toparlanabileceğimi. Vazgeçmek gibi bir niyetim yok."
"Güzel. Sadece çok üzgün görünüyordun, öyle üzgün görünüyordun ki."
'Tabii, üzgünüm, içime işledi, kanıma. Ama geçer. Bira?"
"Evet. Ama benden."
O gece bana gidip seviştik ama kadınlara veda ettim onunla — 14 veya 18 ay kadar sürdü.
Peşine düşmezsen böyle dönemler yaşayabilirsin.
Her gece işten sonra içiyordum, evde, tek başıma, hafta sonları at yarışlarına da biraz
param kalıyordu, hayat sadeydi ve fazla acı çekmiyordum. Belki yaşamak için fazla bir
neden yoktu ama acı çekmemek yeterli bir neden sayılmalı. Jeff i görür görmez nasıl biri
olduğunu anladım. Benden genç olmasına rağmen, kendimin bu genç modelini tamdım.
"Acayip akşamdan kalmasın evlat," dedim ona bir sabah.
"Başka yolu yok," dedi, "unutmak gerek."
"Haklısın galiba," dedim, "tımarhaneye düşmektense akşamdan kalmak yeğdir."
O gece işten sonra yakın bir bara gittik. Benim gibiydi, yemek düşünmüyordu, erkekler
yemeği düşünmez. Aslında, fabrikanın en güçlü erkeklerindendik ama hiç durup
düşünmezdik bunu. Yemek sıkıcıydı işte. Barlardan da bayağı sıkılmıştım o dönem — onlan
cennete götürecek kadının içeri girmesini bekleyen geri zekâlı yalnız erkekler sürüsü. En
can sıkıcı iki kalabalık, at yarışları kalabalığı ve bar kalabalığıdır. Erkekler özellikle. Sürekli
kaybeden ve durup toparlanamayan kerizler. Ve ben tam or-talanndaydım. Jeff işimi
kolaylaştırıyordu. Demek istediğim, bu tarz onun için henüz yeniydi ve heyecan duyuyordu,
nerdeyse gerçekmiş gibi yaşıyordu, sanki aldığımız iki kuruşu içkiye, kumara, ucuz odalara
harcamıyor da anlamlı bir şeyler yapıyormuşuz gibi; sürekli işten kovuluyor, iş arıyor,
kadınlar tarafından yakılıyorduk ve cehennemdeydik sürekli, ama umursamıyorduk. Hiçbir
şeyi.
"Dostum Gramercy Edwards ile tanışmanı istiyorum," dedi.
"Gramercy Edwards?"
"Evet, Gram dışarda olduğundan çok içerdedir."
"Kodes mi?"
"Kodes ve tımarhane."
"İlginç. Gelmesini söyle."
'Telefon edeceğim, çok sarhoş değilse gelir..."
Gramercy Edwards bir saat sonra geldi. Neyse ki o zamana kadar durumu daha iyi kontrol
edebilecek bir duruma gelmiştim, çünkü Gramercy Edwards kapıdan içeri girdi — ıslahane
ve hapisane kurbanı. Gözleri yukarı doğru yuvarlanıp duruyordu, beyninin içine bakıp ters
giden şeyin ne olduğunu görmek ister gibi. Üst-baş paçavra, pantolonunun yırtık cebinde bir şişe büyük şarap. Korkunç kokuyordu ve ağzında sarılmış bir sigara vardı. Jeff bizi tanıştırdı.
Gram şarap şişesini cebinden çıkarıp bana ikram etti. Aldım. Kapanışa kadar içtik.
Sonra Gramercy'nin oteline doğru yürüdük. O günlerde, sanayi bölgeyi istila etmeden önce,
yoksullara oda kiralayan eski evler vardı ve bu evlerden birinin sahibesi, kıymetli mülkünü
koruması için buldog köpeğini geceleri salardı. Orospu çocuğunun hiç şakası yoktu: Birçok
sarhoş gecemde ödümü patlatmıştı, yolun hangi yanının onun hangi yanının benim olduğunu
öğreninceye kadar. Onun istemediği yanı ben seçmiştim.
'Tamam," dedi Jeff, "bu gece haklayacağız o orospu çocuğunu. Bak Gram, yakalamak benim
işim. Eğer yakala-yabilirsem gerisi sana kalıyor."
"Sen onu yakala," dedi Gram, "çelik yanımda. Yeni bi-leylettim."
Yürüdük. Kısa bir süre sonra bir hırıltı sesi duyduk ve buldog bize doğru geliyordu. But
dişlemekte ustaydı. Bekçilikte üstüne yoktu. Kendinden çok emin bir şekilde bize doğru
geliyordu. Jeff nerdeyse üstümüze gelene kadar bekledi, sonra yan dönüp köpeğin üstüne
atladı. Köpek kaydı ve hemen geri döndü ama Jeff sıçrayışının altından kaçarken yakaladı
onu. Kolunu buldoğun ön bacaklarının altından dolayıp ayağa kalktı. Buldog çaresiz bir
şekilde hırlayıp kıvranıyordu, kamı açıkta kalmıştı.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "hehehehe!"
Ve bıçağı saplayıp bir dörtgen kesti. Sonra 4 parçaya ayırdı dörtgeni.
Tannm," dedi Jeff.
Her yer kana bulanmıştı. Jeff buldoğu yere bıraktı. Buldog kıpırdamadı. Yürüdük.
"Hehehehe," diye güldü Gramercy, "o orospu çocuğu kimseyi rahatsız edemeyecek artık."
"İğreniyorum sizden," dedim. Odama çıkıp zavallı köpeği düşündüm. Jeffe kızgın kaldım
birkaç gün, sonra unuttum...
Gramercy ile karşılaşmadım bir daha ama Jeff ile içmeye devam ettim. Yapacak başka bir,
şey yok gibiydi.
Her sabah işe hasta gidiyorduk... Bize özel bir şakaydı. Her gece tekrar sarhoş oluyorduk.
Yoksul adam başka ne yapabilir? Kızlar alelade işçileri kovalamaz, doktorların, bilim
adamlarının, avukatların, işadamlarının filan peşindedirler. Onlar işlerini bitirdikten sonra
sıra bize geliyordu ve artık kız değildiler — bize kullanılmış, deforme, hasta ve kaçıklar
düşüyordu. Bir süre sonra ıskartaları al-maktansa vazgeçiyordun. Veya vazgeçmeye
çalışıyordun, içkinin yaran oluyordu. Jeff barları seviyordu, ben de ona takılıyordum. Jeff in
problemi içtiği zaman kavga çıkarmayı sevmesiydi. Bana bulaşmıyordu neyse ki. İyi
dövüşüyor, yumruktan kaçmasını iyi biliyordu, ve güçlüydü, belki de şimdiye kadar tanıdığım
en güçlü adamdı. Kabadayı değildi ama birkaç tane yuvarladı mı çıldınyordu. Bir gece üç
kişiyi hakladığına şahit oldum. Ara sokakta yere serdiği üç kişiye bakıp ellerini cebine
sokmuş, sonra bana bakıp, "Hadi gidip bir şeyler içelim," demişti.S
Cumartesi akşamlan en iyi akşamlardı tabii ki. Pazar günleri akşamdan kalmalığımızı
üstümüzden atabiliyorduk. Genellikle yine sarhoş olup tazeliyorduk akşamdan
kalmalığımızı ama hiç olmazsa pazar sabahı o durumda, köle maaşı ile çalıştığımız, bir gün
kovulacağımız veya ayrılacağımız işimize gitmek zorunda değildik.
O cumartesi akşamı Green Light'ta oturuyorduk ve sonunda karmmız acıktı. Çinli'nin yerine
yürüdük, oldukça klas ve temiz bir yerdi, ikinci kata çıkıp arkalarda bir masaya oturduk.
Jeff sarhoştu ve lambayı devirdi. Büyük bir gürültü ile kırıldı lamba. Herkes baktı. Başka bir
masaya servis yapan Çinli garson bize özellikle memnuniyetsiz bir şekilde baktı.
"Sakin ol," dedi Jeff, "hesaba ilave et. Öderim."
Hamile bir kadın Jeff e bakıp duruyordu. Yaptığından ötürü çok mutsuz olmuş gibi bir hali
vardı. Anlayamamıştım. O kadar da vahim bir şey değildi. Garson bize servis yapmak
istemiyordu, veya bizi bekletiyordu ve bu hamile kadın bize bakmayı sürdürüyordu. Jeff
iğrenç bir suç işlemişti sanki.
"Ne var güzelim? Biraz aşk mı istiyorsun? Arka kapıda bekleyeyim seni istiyorsan. Yalnızlık
mı çekiyorsun yavrum?"
"Kocamı çağıracağım. Aşağıya, tuvalete indi. Çağıracağım onu. Gidip getireceğim. O sana
gösterir!"
"Neyi gösterecek?" diye sordu Jeff, "pul koleksiyonunu mu? Yoksa kelebek koleksiyonunu
mu?"
"Gidip çağıracağım onu! Şimdi!"
"Hanımefendi," dedim, "lütfen yapmayın. Kocanıza ihtiyacınız vardır. Lütfen yapmayın
hanımefendi."
'Yapacağım," dedi, "yapacağım."
Ayağa kalkıp merdivenlere doğru koştu. Jeff peşinden koşup onu yakaladı, çevirdi ve "Aşağı
inmene yardımcı olayım," dedi.
Sonra çenesine bir yumruk attı ve kadm merdivenlerden aşağı yuvarlandı. Midem
bulanmıştı. Köpekli gece kadar korkunçtu.
"Aman tanrım Jeff! Hamile bir kadım merdivenlerden aşağı yuvarladın! Bu ödlekçe ve
aptalca! iki kişiyi öldürmüş olabilirsin! Acayip saldırgan oluyorsun, neyi ispatlamaya
çalışıyorsun?"
"Kes sesini," dedi Jeff, "yoksa sen de yiyeceksin bir tane!"
Jeff delicesine sarhoştu, merdivenin başında durmuş, sallanıyordu. Aşağıda kadının etrafına
toplanmışlardı. Hâlâ hayatta görünüyordu, bir yerleri kırılmamıştı ama bebeğin durumunu
bilmeye imkân yoktu. Bebeğe bir şey olmamasını ümit ettim. Sonra kocası tuvaletten çıktı
ve karısını gördü. Ona olanları anlatıp Jeff i işaret ettiler. Jeff dönüp masaya doğru yürüdü.
Kadının kocası basamakları roket gibi çıktı, iri bir adamdı, Jeff kadar iri ve onun kadar genç.
Jeff e kızmıştım, onu uyarmadım. Adam arkadan Jeff in üstüne saldırıp boyunduruğa aldı.
Jeff nefessiz kaldı ve yüzü kıpkırmızı oldu ama yüzünde bir tebessüm vardı, tebessüm
belirmişti yüzünde. Kavga etmeye bayılıyordu. Bir eli ile adamın kafasını kavradı sonra
diğer elini de kullanarak adamı yere paralel bir konuma getirdi. Jeff adamı merdivenlere
doğru götürürken adam hâlâ Jeff in boğazım sıkıyordu. Jeff merdivenlerin başında durdu ve adamı üstünden fırlattı. Adamı havaya kaldırıp boşluğa fırlattı. Adamın yuvarlanması
kesildiğinde hiç hareket etmedi. Ordan toz olmayı düşünmeye başlamıştım.
Sonra birtakım Çinliler aşağıda dolanmaya başladı. Koşuşup birbirleri ile konuşuyorlardı.
Aşçılar, garsonlar, patronlar. Sonra koşarak yukarı çıkmaya başladılar. Ceketimin cebinde
bir cep viskisi vardı, masaya oturup eğlenceyi izlemeye karar verdim. Jeff onları merdivenin
başında karşılayıp bir yumrukla aşağıya yolluyordu. Sayıları giderek artıyordu. Bu kadar
Çinli nerden çıkmıştı bilemiyorum. Sayıca bu kadar fazla oluşları Jeff i geriletmişti, odanın
ortasında durmuş onları yere seriyordu. Jeff e yardım ederdim ama köpeği ve hamile kadını
düşündükçe orda oturup içkimi içiyor, izliyordum.
Nihayet iki tanesi Jeffe arkadan sarıldılar, bir diğeri kolunu yakaladı, başka biri bacağını,
biri de boynunu. Bir kannca sürüsünün bir örümceği aşağı indirmesine benziyordu. Sonra
yere çökerttiler, onu yerde tutmaya çalışıyorlardı, hareket etmesini engellemeye. Dediğim
gibi, ömrümde gördüğüm -en güçlü adamlardan biriydi. Onu yere yapıştırmışlardı ama
hareket etmesini engelleyemi-yorlardı. Arada sırada Çinliler'den biri görünmez bir gücün
etkisi altındaymışçasına havalanıp uçuyordu. Tekrar üstüne atlıyorlardı. Onu yakalamışlardı
ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Mücadele edip duruyordu ve Çinliler vazgeçmemesinden
ötürü çok mutsuz görünüyorlardı.
Bir yudum daha alıp şişemi cebime soktum, kalkıp yanlarına gittim.
"Hareketsiz tutabilirseniz işini bitirebilirim," dedim, "daha sonra canıma okuyacak ama
başka yolu yok."
Çömelip göğsüne oturdum.
"Hareket etmesin! Şimdi başım tutun! Bu şekilde, hareket ederken vuramam ona! Allah
kahretsin, sıkı tutun!
Bir düzine adamsınız, allah kahretsin! Bir insanı hareketsiz tutmayı beceremez misiniz? Sıkı
tutun! Sıkı!"
Yapamıyorlardı. Jeff yuvarlanıp sallanıyordu. Tükenmek bilmeyen bir gücü vardı. Vazgeçip
tekrar masaya döndüm, bir yudum daha aldım. Beş dakika kadar devam etü.
Sonra Jeff birden hareketsiz kaldı. Kıpırdamıyordu. Çinliler onu tutup izlemeye devam
ettiler. Ağlama sesleri duydum. Jeff ağlıyordu! Yaşlar akıyordu yüzünden. Yüzü bir göl gibi
panldıyordu. Sonra haykırdı, ulurcasına — tek kelime:
"ANNE!"
O anda sirenleri duydum. Ayağa kalkıp, yanlarından geçtim ve aşağı yürüdüm. Yan yolda
polislerle karşılaştım.
'Yukarda memur bey! Acele edinl"
Yavaşça ön kapıdan çıktım. Sonra bir ara sokağa saptım, ve koşmaya başladım. Başka bir
sokağa çıktığımda ambulans sirenlerini duyabiliyordum. Odama gidip, perdeleri çektim ve
ışığı söndürdüm. Şişeyi yatakta bitirdim.
Pazartesi günü Jeff işe gelmedi. Salı günü Jeff işe gelmedi. Çarşamba da. Neyse, onu bir
daha görmedim. Ha-pisanelere de bakmadım.
Bir süre sonra devamsızlıktan kovuldum ve şehrin batısına taşındım. Sears-Roebuck'ta bir
depo işi buldum. Sears-Roebuck'taki çocuklar akşamdan kalmıyorlardı, terbiyeliydiler,
narindiler. Hiçbir şey rahatsız etmiyordu onları. Yemeğimi yalnız yiyip, onlarla çok az
konuşuyordum.
Jeff iyi bir insan değildi sanınm. Çok hata yapıyordu, vahim hatalar, ama ilginç biriydi
gerçekten, yeterince ilginç. Şimdi hapistedir herhalde veya birileri onu öldürmüştür. Bir
daha onun gibi bir içki ortağı bulamayacağım. Herkes uyuyor, akılları başlarında ve olmaları
gerektiği gibiler. Arada sırada onun gibi gerçek bir orospu çocuğuna ihtiyaç duyuyor insan.
Ama şarkıda dedikleri gibi — Nereye gitti herkes
Charles Bukowski hikayesi



şimdi de otur stirkoff.
-sağolun, efendim.
-ayaklarını uzatabilirsin.
-çok lütufkarsınız, efendim.
-stirkoff, anladığım kadarı ile adalet ve eşitlik gibi konuları irdeleyen yazılar yazıyorsun; coşku ve -kurtuluş hakkı üzerine de. doğru mu bu, stirkoff?
-evet, efendim.
-dünyada geniş anlamda adalet sağlanabilir mi sence?
-hiç sanmam, efendim.
-öyleyse bu boktan yazıları neden yazıyorsun? kendini kötü mü hissediyorsun?
-son zamanlarda pek iyi değilim, efendim. delirdiğimi düşünüyorum.
-fazlaca mı içiyorsun, stirkoff?
-elbette, efendim.
-çükünle oynar mısın?
-sürekli, efendim.
-nasıl?
-anlayamadım, efendim?
-yani nasıl bir yöntem uygularsın?
-dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı dar ağızlı bir vazoya döküyorum. müzik olarak da vaughn williams ya da darius milhaud yeğlerim.
-cam mı?
-hayır am.
-yahu vazoyu soruyorum, cam mı?
-değil, efendim.
-hiç evlendin mi?
-birkaç kez.
-evliliklerinde ters giden neydi, stirkoff?
-her şey, efendim.
-hayatının en iyi sevişmesini anlat.
-dört-beş çiğ yumurta ile yarım kilo kıymayı…
-tamam, tamam!
-öyledir, efendim.
-daha iyi ve adil bir düzen özleminin aslında çürümeden ve başarısızlık duygusundan kaynaklandığının farkında mısın?
-evet, efendim.
-baban kötü bir insan mıydı?
-bilmiyorum, efendim.
-ne demek bilmiyorum?
-yani kıyaslamak güç, efendim. sadece bir babam oldu.
-benimle kafa mı buluyorsun, stirkoff.
-hayır, efendim: dediğiniz gibi, adalet yoktur.
-baban seni döver miydi?
-sıra ile döverlerdi, efendim.
-hani bir baban vardı?
-herkesin bir babası vardır, efendim. ben annemi kastetmiştim. o da kendi payına döverdi.
-seni sever miydi?
-kendinin bir uzantısı olarak, evet.
-sevgi başka nedir ki?
-iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez. kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.
-tereyağlı kızarmış ekmeğe aşık olabileceğini mi söylüyorsun, stirkoff?
-her zaman değil, efendim. bazı sabahlarda, güneş ışınları belli bir açıdan gelirken belki. aşk habersiz gelir gider.
-bir insanı sevmek mümkün mü sence?
-iyi tanımadığınız biri ise belki. ben insanları pencereden seyretmeyi severim.
-sen bir korkaksın, stirkoff.
-kesinlikle, efendim.
-nedir senin korkak tanımın?
-bir aslanla silahsız dövüşmeden önce tereddüt eden kimse.
-peki cesur kime denir?
-aslanın ne olduğunu bilmeyene.
-herkes bilir aslanın ne olduğunu.
-herkes aslanın ne olduğunu bildiğini sanır, efendim.
-budala tanımın nedir?
-zaman ve kan ziyan edildiğinin farkında olmayan kimse.
-bilge diye kime denir o zaman?
-bilge insan yoktur, efendim.
-öyleyse budala da yoktur. gece olmazsa gündüz olmaz. siyah olmazsa beyaz olmaz.
-özür dilerim, efendim. ben her şeyin neyse o olduğu kanısındayım. başka şeylere bağımlı olmaksızın.
-o dar ağızlı vazolara fazla girip çıkmışsın sen, stirkoff. her şeyin zaten olması gerektiği gibi olduğunu anlamıyor musun? yanlış diye bir şey yoktur.
-anlıyorum, efendim. olan olmuştur.
-kelleni vurdursam ne dersin?
-bir şey diyemem, efendim.
-demek istediğim şu: kelleni vurdursam ben irade sense hiç olursun.
-başka bir şey olurdum, efendim.
-benim seçimim doğrultusunda.
-ikimizin de, efendim.
-rahat et! rahat et! uzat ayaklarını.
-çok lütufkarsınız, efendim.
-hayır, ikimiz de lütufkarız.
-elbette, efendim.
-demek delirdiğini hissediyorsun, stirkoff? peki delirdiğini hissettiğin zaman ne yaparsın?
-şiir yazarım.
-şiir delilik midir?
-şiir olmayan her şey deliliktir.
-yani.
-çirkinlik deliliktir.
-çirkin nedir?
-kişiye göre değişir.
-delilik gerekli midir?
-vardır.
-gerekli midir?
-bilmiyorum, efendim.
-çok şey biliyormuş havalarındasın, stirkoff. bilgi nedir?
-mümkün olduğunca az şey bilmektir
-ne demek o?
-bilmiyorum, efendim?
-bir köprü inşa edebilir misin?
-hayır.
-silah üretebilir misin?
-hayır.
-ikisi de bilgi ürünüdür.
-köprü köprüdür. silah da silah.
-kelleni vurduracağım, stirkoff.
-sağolun, efendim.
-niye?
-beni motive ettiğiniz için. motivasyon sıkıntısı çekiyorum, efendim.
-ben adalet'im.
-belki.
-ben üstün'üm. işkenceye yatıracağım seni. çığlıklar atacaksın. ölümünü dileneceksin.
-şüphesiz efendim.
-ben senin efendinim, anlamıyor musun?
-beni yönetebilirsiniz. ama yapacağınız şeyler yapılabilir şeyler olmaktan öteye gitmeyecektir.
-zekice konuşuyorsun ama işkence altında bu kadar zeki olamayacaksın.
-sanmıyorum, efendim.
-bana bak. darius milhaud, vaughn williams dinlemek de ne oluyor? beatles'ı duymadın mı?
-onları herkes bilir, efendim.
-onları sevmez misin?
-onlardan nefret etmem.
-nefret ettiğin bir şarkıcı var mı?
-şarkıcılardan nefret edilmez.
-şarkı söylemeye çalışan birinden?
-frank sinatra.
-neden?
-hasta bir toplumun hastalığının depreşmesine neden olduğu için.
-gazete okur musun?
-sadece bir gazete.
-hangisi?
-açık kent.
-gardiyan! bu adamı işkence odasına götürün. hemen işkenceye başlayın!
-efendim, son bir istekte bulunabilir miyim?
-evet.
-vazomu yanıma alabilir miyim?
-hayır, bana lazım.
-efendim?
-el koyuyorum. zapta geçsin. gardiyan bu sersemi derhal götür! ve bana biraz şey getir…
-ne, efendim?
-altı yumurta ile yarım kilo kıyma.
gardiyan mahkümu dışarı çıkarır. kral öne eğilip düğmeye basar. vaughn williams çalmaya başlar teypte. pireli bir köpek güneşin altında titreşen harikulade bir limon ağacına işerken dünya dönmeye devam eder. 

bir moruğun notlarından / charles bukowski
Charles Bukowski'den bir hikaye - Battaniye 



Son zamanlarda iyi uyumuyorum, ama sözünü etmek istediğim bu değil tam olarak. Uykuya daldığımı sandığım anda olan bir şey. “Uykuya daldığımı sandığım” diyorum çünkü aynen öyle. Giderek daha sık uykuda olduğumu hissediyor ama düşümde odayı görüyorum, yatağımda uyuyorum ve her şey yatağa girmeden önce bıraktığım gibi. Yerdeki gazete, komodinin üstündeki boş bira şişesi, çanağının içinde dönüp duran tek balığım, saçım kadar bana özel şeyler. Çoğu kez, uyanıkken, yatağa uzanmış uykuyu beklerken, acaba gerçekten uyanık mıyım yoksa uyuyor ve odamı mı düşlüyorum, diye soruyorum kendime.

Her şey ters gidiyor son zamanlarda. Üst üste gelen ölümler; kötü koşan atlar; diş ağrısı, kanama ve diğer sözü edilmeyen şeyler. Bazen, bundan daha kötü olamam, diye geçiriyorum içimden. Ama sonra, hiç olmazsa bir odan var, diyorum. Sokakta değilsin. Bir zamanlar umursamazdım sokakta olmayı. Ama sokaklara tahammülüm yok artık. Çok az şeye tahammülüm var. Vücudumu iğneyle oydular, neşterlendim, bombalandım hatta. Genellikle yeter diyorum artik; daha fazlasına katlanamam.

Olay şu: Düşümde kendimi odamda gördüğümde ya da odamda uyanıkken, bilemiyorum, iste o sırada bir şeyler oluyor. Dolap kapısının hafif aralık olduğunu fark ediyorum, oysa biraz önce kapalı olduğundan eminim. Sonra kapının aralığı ile vantilatörün (hava çok sıcak olduğu için yerde bir vantilatör var) aynı çizgide olduklarını ve başımı gösterdiklerini fark ediyorum. Ani bir öfke ile yastığımdan uzaklaşıyorum; öfke diyorum çünkü beni ortadan kaldırmaya çalışan bu şeylere okkalı bir küfür sallıyorum. “Adam delirmiş,” dediğinizi duyar gibiyim, delirmiş olabilirim gerçekten. Ama sanmıyorum nedense. Bu lehime küçük bir artı olarak yazılabilir. İnsanlarla birlikteyken iyi hissetmem kendimi. Benden uzak şeylerden söz ediyorlar, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. Ama onlarla birlikteyken kendimi güçlü hissediyorum. Şöyle düşünüyorum: Onlar bütünün küçücük parçaları ile hayatlarını sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. Ama yalnız kaldığımda, kendimi bir duvarla, soluk almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. Zayıf bir adamım ben anlaşılan. İncil’i denedim, filozofları denedim, şairleri denedim, ama hepsi bir şekilde hedefi ıskalamışlardı. Tamamen farklı şeylerden söz ediyorlardı. Ben de uzun süre önce okumaktan vazgeçtim. İçki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu, yaşantımla cemiyetin, kentin, ülkenin bir ferdi gibiydim; ancak tek fark benim “başarma” isteği duymamamdı. Bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, iyi bir iş istemiyordum. Böyleydim: entelektüel değildim, sanatçı değildim, sıradan insanı kurtaran köklerden de yoksundum. Arada derede kalmış bir şeydim, bu da deliliğin başlangıcı olsa gerek. Ve öyle bayağıyım ki!

Elimi kıçıma sokup kaşıyorum. Basur. Cinsel ilişkiden daha zevkli. Kanatıncaya kadar kaşırım, acı beni durmaya zorlayıncaya kadar. Maymunlar yapar bunu, goriller yapar. Onları kanayan kıçları ile hayvanat bahçesinde görmüşlüğünüz vardır. Ama devam edeyim izninizle. Garipliklere meraklıysanız cinayet-ten söz edeyim size. Bu Oda Düşleri, öyle diyelim bunlara, birkaç yıl önce başladı. İlk seferinde Philadelphia’daydım. Çalışmıyordum, kirayı dert ettiğim için olmuştu belki. O sıralar sadece şarap ve bira içiyordum, seks ve kumar da tüm güçleri ile kanıma girmişlerdi. Bir sokak kadını ile yaşamama rağmen her gece iki-üç farklı erkekle beraber olduktan sonra benimle seks ya da kendi deyimi ile “aşk” yapmak istemesi tuhafıma gidiyordu… Etkileniyordum, zorlanıyordum. “Tatlım,” derdi bana, “seni sevdiğimi anlamalısın. Kadın seni içine alabilir, orada olduğunu sanırsın ama değilsindir. Seni içime alıyorum.” Pek yararı olmuyordu. Duvarları biraz daha yaklaştırıyordu sadece.
Bir gece, düşte ya da değil, uyandım ve yanımda yatıyordu (ya da uyandığımı düşlüyordum) etrafıma bakındım ve bir sürü küçük adamın bizi yatağa bağladıklarını gördüm. Otuz-kırk küçük adam, gümüş renginde bir teli yatağın altından geçirip üstümüze sarıyorlardı. Kadınım huzursuz olduğumu hissetmiş olmalıydı. Gözlerini açıp bana baktı. “Siss, sessiz ol!” dedim. “Kımıldama! Bizi elektrik vererek öldürmeye çalışıyorlar!” “KİM BİZE ELEKTRİK VERMEK İSTİYOR?” “Allah belanı versin, sana sessiz olmanı söyledim! Kımıldama!” Uyuyormuş gibi yapıp bir süre daha çalışmalarına izin verdim. Sonra var gücümle doğrulup telleri kopardım. Afallamışlardı. İçlerinden birine bir yumruk bile salladım. Nereye kaybolduklarını bilmiyordum ama onlardan kurtulmuştuk. “Bizi ölümden kurtardım,” dedim kadınıma. “Öp beni,” dedi.


Neyse, günümüze dönelim. Sabahlan kalktığımda vücudumda izler oluyor, morluklar. Özellikle izlediğim bir battaniye var. Bu battaniye ben uykudayken canıma okumaya çalışıyor. Bazen uyanıyor, battaniyeyi gırtlağıma sarılı buluyorum, soluğum kesiliyor. Hep ayni battaniye. Ama ben bir şey olmamış gibi davranıyorum. Bir bira açıyorum, başparmağımla Yarış Bülteni’ni aralıyorum, acaba yağmur yağacak mı diye pencereden bakıp her şeyi unutmaya çalışıyorum. Tek istediğim beladan uzak ve huzurlu bir hayat. Yorgunum. Bir şeyler hayal etmek ya da uydurmak istemiyorum. Ama o gece battaniye bir kez daha uyuz etti beni. Yılan gibi kıvrılıyor, biçimden biçime giriyor, açık durmayı reddediyordu. Ertesi gece de aynı şey. Kanepenin önüne, yere fırlattım. Sonra kımıldadığını fark ettim. Başımı her yana çevirdiğimde kımıldıyordu, inanılmaz bir hızla. Kalkıp bütün ışıkları yaktım, gazete okumaya başladım, ne olursa, moda sayfası, keklik nasıl pişirilir, bahçenizde biten yabani otlardan nasıl kurtulursunuz; editöre mektuplar, siyaset sütunları, küçük ilanlar, ölüm ilanları… Ben okurken battaniye hiç kımıldamadı. Birkaç bira içtim, sonra gün ışıdı, uyumak kolaylaştı. Geçen gece olan oldu. Akşamüstü başladı aslında. Uykusuz ol düğüm için akşamüstü dört sularında yatağa girdim, uyandığımda ya da düşümde uyandığımı gördüğümde battaniye gırtlağıma dolanmıştı yine, kararlıydı bu kez! Ayyuka çıkmıştı artık! Beni haklamaya kararlıydı ve güçlüydü, ya da ben güçsüzdüm, düşte gibi, soluğumu kesmesini engellemek için var gücümü kullanmak zorunda kaldım, ama üstümden atamıyordum bir türlü, küçük ama güçlü ataklar yaparak beni gafil avlamaya çalışıyordu. Ter içinde kalmıştım. Kim inanırdı böyle bir şeye? Canlanıp beni boğmaya çalışan bir battaniye? Böylesine lanet bir şeye kim, nasıl inanırdı? Hiç bir şey bir kez yaşanmadan inanılır olmaz -atom bombası ya da Rusların uzaya insan göndermesi ya da Tanrı’nın dünyaya inip kendi eseri insanlar tarafından çarmıha gerilmesi. Gelmekte olan şeylere kim inanır? Son ateş zerresine? Uzay gemisindeki son sekiz-on kadına ya da Nuh’un gemisine ya da insanlığın yorgun tohumunu başka bir gezegene ekmeye? Bu battaniyenin beni öldürmeye çalıştığına inanacak adam ya da kadın nerede? Tek bir kişi bile bulamazsın, lanet olsun! Bu da işleri bir şekilde daha da zorlaştırıyordu.

Başkalarının hakkımda ne düşündüklerini umursamadığım halde onların battaniye gerçeğini bilmelerini istiyordum. Tuhaf, değil mi? Neden acaba? Sık sık intihar düşüncelerine kapılmama rağmen battaniyenin bana yardımcı olmaya çalışması direnmeme neden oluyordu. Sonunda mereti yere çalıp bütün ışıkları yaktım. Bu her şeye bir son verecekti! IŞIK, IŞIK, IŞIK!

Ama olmadı, ışığın altında bile kıpırdayıp birkaç santim ilerlediğini fark ettim. Oturdum, gözlerimi üstünden ayırmadım. Yine hareket etti. Yarım metre ilerledi bu kez. Kalkıp giyinmeye başladım. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı almak için battaniyenin yanından geçtim. Sonra giyindim ve ne yapacağımı bilemedim. Battaniye kımıldamıyordu artik. Biraz yürümek iyi gelirdi belki. Köşedeki gazete bayiine gidecektim. Mahallenin bütün gazete satıcıları entelektüeldi: G.B. Shaw, O. Spengler ve Hegel okurlardı. Çocuk filan değillerdi: 60, 80, 1000 yasındaydılar. Lanet olsun. Kapıyı çarpıp dışarı çıktım. Merdivenin başına geldiğimde bir şey beni kafamı çevirip holün sonuna bakmaya itti. Doğru tahmin ettiniz: Battaniye beni izliyordu, yılan gibi kıvrılmış, önündeki gölgeli kısımda baş, ağız ve gözler. Size şu kadarını söyleyim, dehşetin dehşet olduğuna inandığınız anda daha az dehşete düşersiniz. Bir an için battaniyemi bensiz kalmak istemeyen yaşlı bir köpek gibi düşündüm,
beni izlemek zorundaydı. Ama sonra bu köpeğin, yani battaniyenin beni öldürmeye çalıştığını hatırladım, hızla indim merdivenden. Evet, evet, peşimden geldi! İstediği gibi hızlanıyordu, basamakları indi. Sessiz. Kararlı. Üçüncü katta oturuyordum. Aşağı kadar izledi beni. İkinci kata. Önce dışarı çıkıp koşmayı düşündüm ama dışarısı karanlıktı; geniş bulvarlardan uzak, sessiz ve tenha bir mahalleydi benimki. En iyisi birilerinin yanında olmak, durumun gerçekliğini sınamaktı. Gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. Yaşadıkları zamanın ilerisinde olan insanlar bunu bilirler, deliler ve sanrı görenler de. Bir hayali sadece sen görüyorsan ya aziz derler adama ya da deli. 102 numaralı dairenin kapısını çaldım. Mick’in karısı açtı kapıyı. “Selam, Hank,” dedi, “girsene.” Mick yataktaydı. Her yeri şişti, bilekleri normalin iki misli, karnı hamile bir kadının karnı gibi. Çok içiyordu, karaciğeri iflas etmişti. Su doluydu Mick. Askeri Hastane’de oda boşalmasını bekliyordu. “Selam, Hank,” dedi, “bira getirdin mi?” “Bak, Mick,” dedi karısı, “doktorun ne dediğini biliyorsun. Damla bile içmeyeceksin, bira bile.” “Battaniye neyin nesi?” diye sordu Mick. Aşağı baktım. Battaniye fark edilmeden içeri girebilmek için koluma dolanmisti. “Bende bir sürü battaniye var, isinize yarar diye düşündüm.” Kanepenin üstüne fırlattım lanet şeyi. “Bir bira bile getirmedin mi?”
“Hayır, Mick.”
“Bir bira çok iyi gelirdi.”
“Mick,” dedi karısı.
“Bunca yıldan sonra şak diye kesmek kolay mı sanıyorsun?”
“Peki, bir tane olabilir,” dedi karısı, “bakkala gidip alayım.”
“Gerek yok,” dedim, “ben yukarı çıkıp buzdolabımdan alırım.”

Kalkıp kapıya doğru yürüdüm, gözüm battaniyenin üstündeydi. Kıpırdamadı. Kanepeden öylece baktı bana. “Hemen dönerim,” dedim ve kapıyı kapattım. Her şey kafamın içinde cereyan ediyor, diye geçirdim içimden. Battaniyeyi yanımda taşımış, beni izlediğini hayal etmiştim. İnsanlarla daha fazla görüşmeliydim. Dünyam çok dardı. Yukarı çıkıp buzdolabından 4-5 bira aldım, kesekağıdına koyup aşağı inmeye başladım. İkinci kata vardığımda bağrışmalar, küfürler ve bir el silah sesi duydum. Koşarak 102 numaraya daldım. Mick o davul gibi hali ile ayakta duruyordu, elinde de 32′lik bir magnum. Battaniye kanepede, bıraktığım yerdeydi. “Mick, delirmişsin sen!” dedi karısı. “Haklısın,” dedi Mick, “sen mutfağa gider gitmez bu battaniye kapıya doğru gitti, yemin ederim. Kapının tokmağını çevirmeye çalıştı, dışarı çıkmak istiyordu. İlk şoku atlatınca yataktan kalkıp üstüne yürüdüm, yanına vardığımda tokmaktan üstüme sıçrayıp gırtlağıma dolandı, beni boğmaya çalıştı!” “Mick biraz rahatsız,” dedi karısı, “ona iğne yapıyorlar. Yan etkileri var, hayal görüyor. İçerken de görürdü. Hastaneye yatınca düzelir.” “Lanet olsun!” diye bağırdı Mick pijamalarının içinde çok sis, “bu battaniye beni öldürmeye çalıştı diyorum size, iyi ki magnum doluydu, dolaba koştuğum gibi çıkardım, yine saldırdığında sıktım. Sürünerek uzaklaştı. Sürüne sürüne kanepeye tırmandı, orada duruyor iste. Merminin açtığı deliği görebilirsiniz. Hayal filan görmedim ben.!

Kapı çalındı. Yöneticiydi. “Çok gürültü yapıyorsunuz,” dedi. “Saat ondan sonra televizyon ve gürültü yok.” Sonra gitti. Battaniyenin yanına gittim. Gerçekten de bir delik açılmıştı üstünde. Battaniye hareketsizdi. Bir battaniyenin can alıcı noktası nerededir? “Tanrım, bir bira içelim,” dedi Mick, “ölüp ölmemek umurumda değil.” Karısı üç şişe açtı. Mick ile birer Pall Mall yaktık. “Hey, moruk,” dedi Mick, “giderken bu battaniyeyi de götür.” “İhtiyacım yok, Mick,” dedim, “sende kalsın, kullanırsın.” Birasından sıkı bir yudum aldı. “Bu allahın cezası şeyi buradan götür!” “İyi de, ÖLDÜ, değil mi?” “Nereden bileyim?”
“Bu battaniye saçmalığına inandığını mi söylüyorsun, Hank?” diye sordu karısı.
“Evet, bayan.” Başını geriye atıp güldü. “İki kaçık orospu çocuğu tanıyorsam, sizlersiniz” dedi. “Sen de İçiyorsun, değil mi?” diye ekledi sonra.
“Evet, bayan.”
“Çok mu?”
“Bazen.”
“Tek istediğim bu Allahın cezası battaniyeyi buradan götürmen!” dedi Mick. Biramdan büyük bir yudum alıp. keşke votka olsaydı, diye geçirdim içimden. “Tamam, dostum.” dedim, “madem islemiyorsun, götürürüm.” İyice katlayıp kolumun üstüne koydum.
“İyi geceler.”
“İyi geceler, Hank. Bira için teşekkürler.”

Merdiveni çıkmaya başladım: battaniyede hayal belirlisi yoktu. Mermi işini bitirmişti belki de.

Odama girip battaniyeyi iskemlenin üstüne fırlattım. Bir süre oturup izledim. Aklıma bir fikir geldi. Bulaşık kabını alıp içine gazete kağıdı doldurdum. Sonra patates soymak için kullandığım bıçağı aldım, iskemleye olurdum. Battaniyeyi kucağıma alıp bıçağı havaya kaldırdım. Kolay değildi ama o battaniyeyi kesmek. İskemlede kalakalmıştım. Los Angeles’in o berbat gece ayazı enseme vuruyordu ve kolay değildi. o battaniyeyi kesmek. Nasıl bilebilirdim ki? Bir zamanlar beni delice sevmiş bir kadındı belki de. Battaniye kılığına girmiş benden öç almaya çalışıyordu. İki kadın düşündüm. Sonra bire indi. Sonra mutfağa gidip bir şişe votka açtım. Doktorlar sert içkilere takılırsam öleceğimi söylemişlerdi. Ama gizli gizli onlara karşı çalışıyordum. İlk gece bir yüksük dolusu. Ertesi gece iki yüksük. Derken… Bir bardak kovdum bu kez Ölüm değildi rahatsız edici olan, hüzün ve meraktı. Battaniye belki de beni ölüme, yanına almaya çalışan bir kadındı, ya da bir battaniye olarak beni sevmeye çalışıyor, bunu nasıl yapacağını bilemiyordu… Mick’i de beni izlemeye çalışırken onu engellediği için öldürmeye kalkışmamış mıydı. Delilik mi? Olabilir. Ne delilik değildir ki? Maval delilik değil miydi? Kurmalı oyuncaklardan farksızdık… Birkaç kez kuruluyorduk, sonra da güle güle… Ortalıkla dolanıp varsayımlarda bulunuyor, planlar yapıyor, valiler seçiyor, bahçemizdeki çimleri biçiyorduk…  Delilik tabii, ne delilik değildir ki ?

Votka bardağını bir dikişte boşaltıp bir sigara yaktım. Sonra battaniyeyi son kez elime alıp kestim! Kestim, kestim ve kestim, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük parçalara kestim onu… parçaları bulaşık kabına koydum, kabı pencerenin yanına yerleştirdim dumanı üflemesi için vantilatörü çalıştırdım. Kap alev aldığında ben mutfağa gidip bir votka daha koydum. Döndüğümde kırmızı ve güzel yanıyordu, eski Bostan cadıları gibi, Hiroşima gibi, aşk gibi, bütün aşkların içinde bir aşk gibi, ve çok kötü hissettim kendimi. İkinci bardağı da içtim, hiçbir şey hissetmedim desem yalan olmaz. Bir tane daha koymak için mutfağa gittim, bıçağı da yanımda götürmüştüm. Bıçağı lavaboya fırlatıp şişenin kapağını açtım. Lavabodaki bıçağa baktım yine. Yan tarafında kan izi vardı. Ellerime baktım. Ellerimde kesik olup olmadığını kontrol ettim. İsa’nın elleri harikulade ellerdi. Ellerime baktım. Kesik filan yoktu. Çentik bile. Yanaklarımdan aşağı gözyaşlarının süzüldüğünü hissettim, bacakları olmayan ağır ve anlamsız şeyler gibi sürünerek. Deliydim. Gerçekten delirmiş olmalıydım.

13 Eylül 2012 Perşembe

                                                Factotum(2005)


Filmin adı iş adamı,yəni hər işi bilən adam.Charles Bukowskinin eyni adli əsərindən ekranlara gəlmiş bu film mənim favori filmlərim siyahısındadır.Bu filmdə Bukovski əslində elə özünün 20-30 yaşlarında yaşamı,ucuz otellərdə keçən günləri,3cü sinif  işlərində çalışmağı,içki,qumar,məğlubiyyət,yalnızlıq,sex,qadınlarla olan munasibəti bir bioqrafiya kimi səhnələşdirilib.Vecsiz,günü-günə satan,içki üzündən onlarca işdən qovulan,evdə ancag pul verərsə,qalmasina icaze verə biləcəy bir ataya sahib,barda tanış olduğu qadınlardan biri olan Jan`e(Lili Taylor) içki ismarladıqdan sonra Jan`in evinə yerləşən Henry Chinaski(Matt Dillon).Heyatındakı bu qədər xaosun içində tək dəyişməyən şey isə "hər şey haqqında" yazmaq sevgisi.Müdirin arvadi haqqında belə.Xoş izləmələr =)

-türkcə dublaj
http://www.filmatesi.com/isin-adami-izle.html

-rusca dublaj
http://kinobanda.net/film/1086/
                               Old Boy(2003)

          Bir kəliməylə qətiyyən baxılmalı kinodu! =)




-rusca dublaj
http://my-hit.ru/film/7813/online

-türkce dublaj
http://www.vizyonkolik.com/3438/ihtiyar-delikanli-oldboy-filmi-full-hd-izle/









12 Eylül 2012 Çarşamba

                                  LOLİTA(1997)


14 yaşında yaz tətilində Lolita adli gözəl qiza vurulan gənc bilmədən onu özünün bütününə çevrildir.Lolita öldükden sonra həyatın mənasını o qədərdə önəmsəmir.Lakin birgün,kirayələdiyi evin qızını gördüyü an,həyat onun üçün başqa səviyyəyə atlayır.Yeniyetmə,çılğın,cazibədar Dolores(qısaca,Lo) onu ovsunlayır,qızın yaxınında qalmağ üçün evin sahibəsi ilə evlənir,lakin xanim Heiz bütün bunları öyrəndiyində  orani tərk etmek istədiyində ölür,indi Lonun tək sahibi odur.ancaq bütün bunlarin bədəlin çox ağır Ödəyir.Aşağıda izləməniz üçün rus və türk dublajını yerlədirmişəm.Xoş izləmələr.

rusca dublaj
http://my-hit.ru/film/8635/online
                                                   
- türkcə dublaj
 http://www.cinemaizle.org/lolita-full-hd-turkce-dublaj-izle.html






1 Eylül 2012 Cumartesi

                                                                 
              MƏHVƏ SÜRÜKLƏNƏN MƏHƏLLƏNİN ADAMLARI




AĞIR ROMAN(1996).Türk baş yapıtı olan bu film deyərdimki, "İncir Reçeli","Aşk Tesadüfleri Sever" və bu kimi digər kimi fimləri geridə qoya biləcəy bir ssenariya sahibdir.Rejissoru Mustafa Altıoklar,Baş rollarda Okan Bayülgen,Müjde Ar,Mustafa Uğurlu,Savaş Dinçel,Küçük İskender ve.s.Metin Kaçarın eyniadlı dramından ilhamlanaraq ekrana gəlmiş bu film zamanında çox səs-küyə səbəb olmuşdu.Dram janrında çəkilmiş bu film Kolera Məhəlləsində baş verən qəribə hadisələri göstərir.hətta desək ki,bu film Okan Bayülgenin ilk filmidi,möhtəşəm deməyə dəyər.Uzun danışığa ehtiyac yoxdu məncə,sadəcə baxmağınızı istədiyim filmlərdən biridi. Həmdə "Günə 1Film" silsiləsindən bir nümumnədir =) Xoş izləmələr...